KİTAPLAR
YAZARLAR
ETKİNLİKLER
BLOG
Sonuç Bulunamadı...
Şiddetsiz İletişim: Bir Yaşam Dili Marshall B. Rosenberg

Şiddetsiz İletişim: Bir Yaşam Dili Marshall B. Rosenberg

ABD’li psikolog Marshall B. Rosenberg’in Şiddetsiz İletişim kitabı Ruth Bebermeyer'in bir dizesi ile başlıyor, "Her söz bir penceredir ya da bir duvar, Mahkûm da eder kişiyi, azat da eyler…" Hangisini yaptığımızı ise çoğu zaman sonradan anlıyoruz.


Yasemin Karakaya Arslan
 

Hepimiz söylediğimiz anda geri almak istediğimiz cümleler sarf etmişizdir. Çoğu kötü niyetle kurulmuş cümleler değildir onlar. Sadece incinmişizdir, yorulmuşuzdur, anlaşılmadığımızı hissetmişizdir. Ve anlaşılmamanın verdiği hayal kırıklığıyla ağzımızdan çıkan şiddet dolu sözcükler karşımızdakine bir pencere açmak yerine ona karşı bir duvar örmüştür.

Şiddetsiz İletişim kitabının yazarı Marshall Rosenberg bu meseleyle çok erken tanışıyor. 1934’te Amerika’da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak doğan Rosenberg, ailesi 1943 yazında ailece ailesiyle birlikte Detroit'e taşınıyorlar. Vardıklarının ikinci haftasında bir parkta çıkan olay ırkçı bir çatışmayı ateşliyor; birkaç gün içinde kırktan fazla kişi hayatını kaybediyor, mahalleleri olayların tam ortasında kaldığı için üç gün evden çıkamıyorlar.

Olaylar yatışıp okul açıldığında Rosenberg bu kez şiddetin başka bir yüzüyle karşılaşıyor. Öğretmen yoklamada adını okuduğunda iki çocuk ona dönüp “Sen çıfıt mısın?” diye soruyor (Yahudilere karşı ırkçı ve aşağılayıcı bir ifade). Aynı çocuklar okul çıkışında Rosenberg’i bekleyip dövüyorlar. Rosenberg böylece daha çocuk yaşta, bir insanın adının da teninin rengi kadar tehlikeli olabileceğini öğreniyor.

Bu deneyim onun zihninde hayatı boyunca peşini bırakmayacak bir sorunun doğmasına yol açıyor: Bazı insanlar neden başkalarını aşağılamaya ve şiddete yöneliyor?

Rosenberg ilerleyen yıllarda dikkatini özellikle insanların birbirleri hakkında konuşma biçimine yöneltiyor. Çünkü kullanılan dilden kaynaklanan sözel şiddetin çoğu zaman fiziksel şiddetten önce başladığını fark ediyor:

 

Çözüm Dilde Olabilir mi?

Rosenberg’in “şiddet” dediğinde kastettiği yalnızca kavga etmek ya da bağırmak değil. Son derece sıradan görünen cümleler de bunun parçası olabiliyor: “O tembelin teki.” “Senin sorunun çok bencil olman.” Rosenberg'e göre bu tür yargılar, aslında kendi karşılanmamış ihtiyaçlarımızın trajik birer ifadesi. Trajik, çünkü ihtiyacımızı bu şekilde dile getirdiğimizde onun karşılanma ihtimalini en aza indiriyoruz.

Bunun ne demek olduğunu ise kitaptaki tek bir sahne, bütün kavramlardan daha iyi anlatıyor.

Rosenberg, Beytüllahim'deki Deheisha mülteci kampında, bir camide, 170 Filistinli erkeğe Şiddetsiz İletişim'i anlatıyor. Konuşurken salonda bir uğultu yükseliyor. Çevirmeni eğilip fısıldıyor, "Senin Amerikalı olduğunu söylüyorlar." O sırada bir adam ayağa fırlıyor ve yüzüne haykırıyor, "Katil!" Arkasından başkaları katılıyor, "Suikastçı!" "Çocuk katili!"

Rosenberg kampa gelirken yoldaki boşalmış göz yaşartıcı bombaların kapsüllerini görmüştü. Her birinin üzerinde "ABD'de üretilmiştir" yazdığı dikkatini çekmişti. Mültecilerin neden kendisine öfkeli olduğunu tabii ki anlıyor ve onlara şunu soruyor:

"Devletimin kaynaklarını daha farklı bir şekilde kullanmasını istediğin için mi öfkelisin?"

Adam yanıtlıyor, “Çok doğru, öfkeliyim! Bizim göz yaşartıcı bombaya ihtiyacımız olduğunu mu sanıyorsun? Bizim kanalizasyon sistemine ihtiyacımız var, göz yaşartıcı bombalarınıza değil! Barınacak yere ihtiyacımız var. Bize ait olan bir ülkeye ihtiyacımız var.”

Rosenberg hemen yanıtlıyor, “Yani çok öfkelisin ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve siyasi bağımsızlık kazanılması için size destek verilmesini mi istiyorsun?”

“Burada, yirmi yedi yıl boyunca bu şartlar altında, benim ve ailemin yaşadığı gibi bir hayat sürmenin ne demek olduğunu biliyor musun? Bizim neler çektiğimiz hakkında en ufak bir fikrin var mı?”

Adam anlatmaya devam ediyor. Oğlunun hasta olduğunu, açıkta akan bir lağımın içinde oynadığını, sınıfında hiç kitap olmadığını söylüyor. "Sen hiç kitabı olmayan bir okul gördün mü?"

Rosenberg yirmi dakika boyunca ne itiraz ediyor ne kendini savunuyor. Her cümlenin ardındaki duyguyu ve ihtiyacı tespit edip bunu dillendiriyor.

O anı yıllar sonra kitabına şu satırlarla aktarmış:

“Adamın sözlerini bir saldırı olarak değil, ‘ruhunu ve derinde yatan hassasiyetlerini benimle paylaşmaya hazır bir insandan gelen armağanlar’ olarak kabul ettim.”

Sonra adam Rosenberg tarafından anlaşıldığını hissettikten sonra, Rosenberg'in orada ne aradığını dinleyebiliyor.

Sonra olanlar ise çok çarpıcı. Rosenberg kitabında, "Bana katil diyen bu adam, bir saat sonra beni evine iftara davet etti," diyor.

 

Dinlemenin Mucizevi Etkisi

Bu sahneyi okuduğumda uzun süre sayfayı çeviremedim. Çünkü orada olan şey ikna değildi. Rosenberg adama hiçbir şey açıklamadı, kendini savunmadı, "o silahları ben göndermedim" demedi. Sadece dinledi. Ve dinlemenin çözebildiği şeyin, hiçbir argümanın çözemeyeceği bir şey olduğunu gösterdi.

Kitabın ikinci yarısı zaten tam olarak bunu anlatıyor: dinlemeyi. Ve Rosenberg dinlemeyi, bizim dinlemek sandığımız şeylerden tek tek ayırıyor. Tavsiye vermek değil. Teselli etmek değil. "Ben de aynısını yaşamıştım" demek değil. Hatta sorunu çözmeye çalışmak bile değil.

Bunu anlatırken kendi hatasını da anlatıyor. Kızı bir gün aynaya bakıp "Bir domuz kadar çirkinim" diyor. Rosenberg hemen atılıyor, "Sen Tanrı'nın dünyaya gönderdiği en harika yaratıksın!" Kızından sert bir bakış alıyor. O günden sonra, birini teselli etmeden önce bunu isteyip istemediğini sormayı öğreniyor.

Empati bölümünde alıntıladığı bir Budist sözü var, kitapta en çok altını çizdiğim cümle o oldu: "Bir şeyler yapmayı bırak, öylece dur."

Kitabın geri kalanında Rosenberg bu dinlemeyi öğrenilebilir hale getirmeye çalışıyor. Dört bileşen öneriyor: gözlem, duygu, ihtiyaç ve rica. Her birini gerçek diyaloglarla, kendi tökezlemeleriyle birlikte anlatıyor. Ama Rosenberg'in buradaki uyarısı önemli: Yöntemin özü söylenen sözcüklerde değil, o dört şeyin bilincinde olmakta. Yani ezberlenecek bir kalıp değil, kazanılacak bir dikkat.

En zorlayıcı kısım ise kitabın insanı kendine döndürdüğü yer. "Utanç, kendinden nefret etmenin bir biçimidir," diyor Rosenberg. Kendimize kurduğumuz cümlelerin de o duvarlardan biri olabileceğini hatırlatıyor.

Şiddetsiz İletişim kitabı bittiğinde kulağınızda Deheisha'daki o adamın sesi ve zihninizde bir soru kalıyor: Karşımdaki insan bana bağırdığında duyduğum şey bir saldırı mı, yoksa henüz söylenememiş bir ihtiyaç mı? Her söz bir penceredir, ya da bir duvar.

Başa Dön