Yonca Eldener ile Göbeklitepe Muhafızı Üzerine “Geçmişini bilmeyen kendini bilmez”
Yonca Eldener, yeni romanı Göbeklitepe Muhafızı'nda Milas'ta ortaya çıkan gizemli bir lahitten yola çıkarak okuru uygarlığın doğduğu topraklara, Taş Tepeler'e götürüyor. Yazarla romanın katmanlarını, Hekate'den Karca yazıtlara uzanan izleri ve onu yazmaya iten nedenleri konuştuk.
Mürsel Çavuş
Şehir plancısı kimliğini romancılığıyla buluşturan Yonca Eldener’in romanlarındaki temel karakterlerden biri de coğrafya. Yedi Uyananlar’da Tarsus, İstanbul’un Hayaletleri’nde İstanbul Suriçi, Kaderin Üç Dokumacı’sında Galata sadece olayların geçtiği bir fon değil; aynı zamanda kurguyu doğuran bir unsur. Yeni basımı Remiz Kitabevi tarafından yapılan Göbeklitepe Muhafızı’nda ise yazar rotasını Milas ile Göbeklitepe'ye çeviriyor. Gerçek bir tarihi eser kaçakçılığı haberinden doğan Göbeklitepe Muhafızı; arkeolojiyi, mitolojiyi, dilbilimi ve inanç tarihini tempolu bir gizem kurgusunda bir araya getiriyor. Milas'ta kalan son Musevi ana oğulun hikâyesi üzerinden kimlik, aidiyet ve hafıza meselelerine uzanan romanı yazarıyla konuştuk.
Göbeklitepe Muhafızı gerçek bir arkeolojik olaydan, Milas'ta bulunan gizemli bir lahitten yola çıkıyor. Bu olay ne zaman sizin için bir roman fikrine dönüştü?
Göbeklitepe'yi takip ettiğim için romanımı bu konuda yazmak üzere araştırmalara başlamıştım. Milas ayağı, burada ortaya çıkarılan akıl dışı bir tarihi eser kaçakçılığı haberini okumamla başladı. Araştırınca da çok sıra dışı bir buluntu olduğunu anladım. Bu iki coğrafyayı birleştirmeye o zaman karar verdim.
Roman Milas ile Göbeklitepe'yi, birbirinden farklı görünen iki coğrafyayı aynı hikâyede buluşturuyor. Bu iki yer arasında nasıl bir bağ gördünüz, bu iki coğrafyayı yan yana getiren o gizli köprüyü nasıl kurdunuz?
Medeniyetin yayılım yönü zaten doğudan batıya doğru. Bu iki coğrafya arasındaki köprüyü Tanrı'dan Korkanlar adındaki bir cemaatle kurdum. Musevilerin Anadolu'da misyonerlik faaliyetine başladığını, sünnet olmak gibi çok temel bir dinî şartı gevşeterek kendilerine bir inanır kitlesi yarattıklarını öğrendim. Bu topluluğun bir yazıtı Afrodisyas Müzesinde sergileniyor.
Kitabın adındaki “muhafız” sözcüğü roman boyunca farklı anlamlar kazanıyor. Sizin için bu hikâyede kim, neyin muhafızı?
Urfa Adamı, romanı yazdığımda dünyada gerçek boyutlardaki en eski heykeldi. Bu heykelin ağzı bilinçli olarak yontulmamış. Göbeklitepe ve Taş Tepeler yerleşimlerindeki ünlü T başlı dikilitaşlar ise insanı betimlemesine rağmen bilinçli olarak daha soyut formda. Klaus Schmidt, T başlıları kutsala ait; Urfa Adamı ve benzeri heykelleri ise kutsalı koruyan muhafızlar olarak tanımlamıştı. Ben de bu tanımdan yola çıktım. Romanın ilerleyen bölümlerinde bu muhafız, kahramanların içsel yolculuğunda kendilerini gerçekleştirmeleri için onlara rehberlik eden bir yol gösterici oldu.
Arkeoloji kadar dil, inanç ve mitoloji de romanın önemli parçaları. Özellikle dilin ve eski yazıların peşine düşmenizin nedeni neydi?
Göbeklitepe'deki taşlara kazınanlar, oradaki halkların okuyabildiği mitolojik hikâyeler. En son Sayburç'ta ortaya çıkan müthiş bir panel var. Bu panel kiliselerdeki İncil anlatılarına benziyor; ancak bana göre harflerle sabitlenen hikâye anlatımından daha derinler. Masallarda, rüyalarda, efsanelerde olduğu gibi bilinçaltına konuşuyorlar. Milas'ta kahramanımın annesi bir dilbilimci ve Karca dilini çözmeye çalışıyor. Sonra yolu Göbeklitepe'deki taşlara kazılı mitlere çıkıyor. Bu aslında bir geriye gidiş değil, zira semboller çok anlamlıdır. Yazı ne kadar bilince aitse semboller de o kadar bilinçaltına aittir. Roman kahramanlarının içsel yolculuklarına bilinçaltından gelenin eşlik etmesi bununla örtüşüyordu.
Romanın merkezinde kimlik ve aidiyet meselesi de var. Milas'ın farklı kültürleri ve inançları barındıran geçmişi hikâyeyi nasıl biçimlendirdi?
Hikâye, Milas'ta kalan son Musevi ana oğulla başlıyor. Tüm komşuları göçmüş; tabii göçenler de buruk. Yapayalnız kalan ana oğul hem yüzyıllardır buraya ait hem de ayrık otu gibiler. Bu, değişen sosyal yapıdan olduğu kadar bu üstün zekâlı ikilinin çevreleri tarafından anlaşılamamasından da kaynaklanıyor. Annesi ölünce iyice yalnız kalan Kâmil'e sahip çıkan komşuları da var, onları öteki görüp dışlayanlar da. Milas'ın çok sesliliği solmuş; kimsenin fark etmediği yazıtlarda, mezar taşlarında ve anılarda gömülü durumda. Hikâyede unutulmuşları yazmak istedim. Göbeklitepe Muhafızı'nda da “geçmişini bilmeyen kendini bilmez” yazmıştım. Coğrafyamızda yaşamış olanları hatırlamamak, kendimizi tanımamak diye düşünüyorum.
Romandaki merkezi karakterlerden Kâmil'in çağdaş, hatta siber dünyadaki hacker kimliğini Hekate gibi bir mitolojik figürle buluşturuyorsunuz. Bu özgün fikir nasıl doğdu?
Romanda erkek bir bilgisayar korsanı, bir tanrıçanın adıyla imzasını atıyor. Üstelik bu sıradan bir tanrıça değil. Hekate üç yüzlü tasvir ediliyor ve heykelleri kavşaklara dikiliyor. Bu tanrıça, insanlar yol ayrımına geldiklerinde meşalesiyle yolu aydınlatıyor. Romanda Kâmil tam anlamıyla kaybolmuş durumda. Hekate, onun kendini bulmak için verdiği mücadeleye çok iyi uyuyor. Dişi olması ise antik bir dili çözen ve şifre çözmede ona ilham olan annesine ithafen.
Göbeklitepe Muhafızı oldukça geniş bir araştırma alanına yaslanıyor: arkeoloji, mitoloji, dinler tarihi, dilbilim, eser kaçakçılığı... Araştırma nerede bitti, roman nerede başladı; gerçekle kurgu arasındaki sınırı çizerken neye dikkat ettiniz?
Göbeklitepe Muhafızı yoğun bir araştırma gerektiriyordu, zira çok uzun bir tarihi dönemi kapsıyordu; ancak bilgiyi sadece hikâyenin anlaşılmasına hizmet edecek kadar koymak gerekiyordu. Bu romanda yazmak kadar silmek de önemliydi. Bunun yanı sıra, kurgusuyla paralel ilerleyen gerçek olaylarda değiştirdiğim kısımlar oldu; romanın sonunda bunların hangileri olduğundan bahsediyorum. Özetle merkezde hikâye durmalıydı. Bilgiyi de bilgiyi değiştirmeyi de hikâyeye öncelik vererek yapmak gerekti.
Şehir ve bölge planlama eğitiminizin mekânları anlatma ve romanı kurma biçiminiz üzerinde nasıl bir etkisi var? Bir şehri okumakla bir hikâye kurmak arasında sizin için bir akrabalık var mı?
Mesleğim gereği coğrafyalar benim için roman kahramanları kadar merkezi bir önem taşıyor. Onları bir dekordan öte konumlandırıyorum. Kahramanlarımı, o coğrafyada anlatmak istediğim dönemi ve konuyu en iyi anlatacak özelliklere sahip kişiler olarak, yani coğrafyayla bütünleşik yaratıyorum. Bir de mesleğimin çok katmanlı düşünmeyi gerektiren bir iş olması kurgularıma da yansıyor. Şehirleri planlamak; kültürel, fiziksel, topografik, tarihi, ekonomik birçok veriyi üst üste koyarak düşünmeyi gerektirir. Sanırım bu yüzden hikâyelerimde birden çok disiplini kullanabiliyorum. Neden arkeoloji okumadığımı soranlara cevabım, bunun bana yetmediği oluyor. Psikoloji, nöroloji, mitoloji, tarih, hukuk hatta pazarlama alanından faydalanıyorum.
Roman bir yandan cinayet ve gizem üzerinden oldukça tempolu ilerliyor, öte yandan uygarlığın, yazının ve inancın kökenlerine kadar uzanıyor. Bu iki damarı birbirinin önüne geçirmeden nasıl bir arada tuttunuz? Diğer bir deyişle, gerilimi diri tutarken bu entelektüel yükü okuru boğmadan taşımayı nasıl başardınız?
Bu yapı benim tüm romanlarımın omurgası. Kahramanlarımın günlük hikâyelerine paralel işleyen bir evrensel insan meselesi katmanı var. Kurgularımda kişisel derdi, evrensel derdin parçası olarak konumluyorum ve hikâyenin sonunda kahramanın dönüşümü, evrensel meselenin çözümüyle eş zamanlı gerçekleşiyor. Bu sayede küçük ve büyük resim aynı kurguda paralel ilerleyebiliyor ve hikâyelerim bir koşma kovalama hikâyesinin ötesine geçebiliyor. Romanda katil zanlısı Kâmil'in kendini temize çıkarma mücadelesinin arka planında dilbilimci annesiyle diller, son Musevi olmalarıyla aidiyet, öldürülen adamın Göbeklitepe kazılarında çalışmasıyla uygarlığın başlangıcı vb. büyük resim olarak ilerliyor.
Yedi Uyananlar, Kaderin Üç Dokumacısı, İstanbul'un Hayaletleri... Diğer kitaplarınızda da mitoloji, hafıza ve şehirlerin görünmeyen geçmişleriyle sık sık karşılaşıyoruz. Bütün kitaplarınızın arka planında dönüp dolaşan bir soru var mı; Yonca Eldener'i asıl peşinden koşturan bir kavram ya da mesele?
Evet, var. Beni en temelde peşinden koşturan mesele, insanlığın bugüne nasıl geldiği ve geldiği noktada biyolojisini aşan bir teknolojiyi neden yarattığı. Yani her şey nasıl başladı -Taş Çağı psikolojisi bile okuyorum-, yerleşik hayattan teknolojik sıçramaya giden dönemeçler hangileriydi, eşitsizlik kaçınılmaz mı sorularının peşinden koşuyorum. İkincisi ise Türkiye'nin konumu ve yaşayan insanlarıyla biricikliği ve yalnızlığı. Hiçbir kalıba oturmadığımızı, hem tümünü kapsadığımız hem hiçbirine girmediğimiz sınıflandırmalarla bu coğrafyada doğmak ne demek, çok düşünüyorum.
Göbeklitepe Muhafızı'nın İngilizce çevirisi de yayımlandı. Milas'ı ve Taş Tepeler'i uluslararası bir okura taşımak nasıl bir his? Bu topraklara özgü katmanların yabancı okurda neyin karşılık bulacağını, neyin açıklanmaya ihtiyaç duyacağını düşünüyorsunuz?
Yedi Uyananlar'ın İngilizce çevirisi de tamamlandı. Çevirilerde yer ve kişi isimlerini Türkçe bıraktık, çünkü yabancı okur zaten özgünlük istiyor. Bana göre Türkiye'yi yabancı okura taşımak en temelde kendin gibi kalmaktan geçiyor; aksi, yabancı olanın kötü bir kopyası olmanın ötesine geçmiyor. Batı dünyasının zihninde krallar, cadılar, canavarlar var. Fallar, kader, İstanbul yok. Bunlar özellikle Amerika kıtasındaki okurun zihninde hiçbir imge tetiklemiyor. Öte yandan gizemli olanı ve yerel bir hikâyenin içinde tüm insanlarda karşılık bulacak evrensel meseleleri anlatmanın gerçek bir değeri var.
Kitabın sonunda okurlarınızı Milas'ı ve Taş Tepeler'i görmeye davet ediyorsunuz. Roman bittikten sonra okurun bu coğrafyaya artık biraz farklı bakmasını ister misiniz; son sayfa kapandığında okurun aklında ve kalbinde neyin kalmasını istersiniz?
Romanlarımı bitirenler, okudukları coğrafyalara artık aynı gözle bakamayacaklarını okur yorumlarına yazıyorlar. Hikâyelerimi okuyup yazdığım coğrafyalara gidenler de çok oluyor. Tabii roman bittikten ve son sayfa kapandıktan sonra okurlarımda ne kaldığı, kişilerin kendileri gibi çok farklı; ben onlara sadece bir ayna tutuyorum. Aynada ne görecekleri onların kendi düşsel alanı. Yine de okurlarımı olumlu anlamda şaşırtmaktan keyif alıyorum. Onların her gün önünden geçtikleri yerlerin geçmişini öğrenince yaşadıkları şaşkınlık ve hayranlık beni motive ediyor.